Ezberci yapımızın bizi sürüklediği çıkmaz sokaklar da böylece önümüzde belirir. Çünkü, “Putlar kötüdür, zararlıdır” diyen, putları kırmak yahut onlardan uzaklaşmakla kötülük ve zarardan kaçındığını düşünür. Hatta o kişi, putları kırmak ve/veya onları engellemek suretiyle kendisinden başka insanlar için de hayırlı bir iş yaptığına inanır. Kötülüğün merkezi olan şey artık yoktur. İnsanlar da onun şerrinden kurtulmuştur. Read more…
Geçenlerde çocuğunu kaybetmiş bir ana babanın, çocuğun fotoğrafı eşliğinde yardım çağrısında vardı bu kelime…
Bir de, Amerikalı hayvanların işkence ve eziyetine maruz kalmış Müslümanlara yardım çağrısında…
Aslında hemen hemen her gün trafikte karşılaştığımız ambulansların sirenleri de bu dili, bu kelimeyi konuşur. İnsanlık namına çekilirsiniz bir kenara… İnsan için, insan yaşasın diye…
En iyi doktorlar bilir bunu… İnsanlık namına…
Ne din vardır burada, ne ırk, ne dil, ne başkaca bir ayrım… İnsandır ve insanlık namına hareket edilir.
İnsanlık namına her hareket, “İnsanlık kalmamış” diyenlere bir reddiyedir. Kar çiçeğidir, inadına açıverir.
Dini, dili, ırkı ne olursa olsun “insan” için, “insan faydasına” bir şey yapmanın Kuran’daki izdüşümlerine değineceğiz bu yazıda. Read more…
- Haşa ! Yahudiler Hz. Musa’yı, ben Hz. Muhammed’i kabul ediyorum.
Eğer Müslümanların çoğunluğu, Kuran’ın “eskilerin masalları” olmadığını, Yahudi tarihine giriş kitabı olmadığını ve bir de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi yani yargılama tutanağı olmadığını idrak etseler ve kitabı böylece okusalardı ben “Uzaylı Yahudiler” diye bir başlık atamazdım herhalde…
Çünkü o zaman müslümanlar, Kuran’ın “Yahudilik” üzerinden yaptığı uyarıları ve eleştirileri üzerlerine alınır, “Acaba Allah bu kıssaları kim için ve ne sebeple anlatmıştır ?” diyerek ders çıkarma peşinde olurlardı.
Ne var ki, durum böyle değil. Müslümanların çoğunluğu olarak biz, Yahudiler ile ilgili ayetleri asla üstümüze alınmayız. Kuran, Yahudilere her fiske vurduğunda içimizden “oh” çeker, “Bu da size kapak olsun” deriz ama günün birinde Yahudiler gibi(!) bir Yahudi olabileceğimize hiç ihtimal vermeyiz. Yahudiliği bir “ırk meselesi” olarak görenler zaten “Yahudileşmek” diye bir tabiri kabullenemezler. Read more…
Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?
“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?
Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.
“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…
Çünkü, kendilerinin bilerek veya bilmeyerek “kulluk” ettikleri ve yukarıdaki tanıma hiç uymayan üç gizli tanrıdan bahsedeceğiz.
Sonra, şirk ve müşriklik denildiğinde “heykellerin” önünde tapınmayı anlayanlar için de zor bir konu. Çünkü, O yüce Yaratıcının var kıldığı hiçbir insan durduk yere bir taş parçasına tapacak kadar “salak” değildir. Müşrikler, başka bir gezegenin “zeka özürlü” varlıkları olmadıklarına göre, apaçık gerçeği görmezden gelmelerine sebep teşkil eden şey, heykellerin sanatsal yapılarından başka bir şey olmalıdır. Read more…
Sorgulamaksızın, aklı işletmeksizin ezber edilen verilere göre İslam’ın şartı 5’tir. Şöyle söylenir ve öğretilir:
1 – Kelime-i Şahadet
2 – Namaz Kılmak
3 – Oruç tutmak
4 – Hacca gitmek
5 – Zekat vermek
Ezberciye göre sıralamanın değişmesi bile “küfr” alameti olabilir. Şahadet’in “şahitlik / tanıklık” olduğunu unutanlar, inanç ile tanıklık arasındaki farkı gözetemeyenler, “kelime-i şahadet” ile, Hz. Muhammed’in peygamberliğine “şahit” olduklarını söylerler. Onlar, buna şahit olmadıklarını ve olamayacaklarını, ancak “inanabileceklerini” düşünemeyen kimselerdir. Allah’ın birliğine şahitlik ise, gören gözü, işiten kulağı olanlar için, direksiz yükseltilen göğe, deveye, kendi nefislerine, güneşe, aya, yıldıza en netice alemlere nazar etmek ve yerlerin ve göklerin yaratılışı hakkında derinden derine düşünmekle mümkündür. Read more…
Seçimler, AKP’nin çöküş sürecinin başlangıcı olmuş, büyü bozulmuştur. Millet, AKP’nin hükümet erki ile yönelttiği tehdidi, seçimleri kendi şahsının referandumuna döndüren Recep Tayip Erdoğan’ın başına çalmıştır. Bu yeni bakışın gelecekte daha bilinçli olarak hareket edeceğine ve AKP’deki erimenin süreceğine inanıyorum.
Cemaate yol veren güçlerin bir ideoloji partisi ile yollarına devam etmeleri mümkün değil. Tüm batı ülkelerinde olduğu gibi, etliye sütlüye karışmayan bir merkez partisine yöneleceklerdir. Merkezde AKP’nin erimesiyle oluşacak boşluk bu parti tarafından doldurulacaktır. Böyle bir ihtimalde MHP’nin akıbeti ne olur ?
İşte bu seçimlerin sonuçlarından yola çıkarak düşünülmesi gereken en önemli konu budur.
Üç seçim dönemi boyunca seçmenin ortaya koyduğu manzara, seçmenin MHP’yi AKP’ye karşı bir alternatif olarak görmediğidir. AKP’nin çirkefliğin zirvesinde gezdiği, yolsuzluk ve usulsüzlüklerin aleni işlendiği, MHP’ye oy vermesi muhtemel kitlelerin en hassas olduğu bölücülük ve rejim tartışmalarının konjüktüre hakim olduğu bir dönemde MHP’nin oylarını ancak %1-2 arttırabilmiş olmasının en gerçekçi anlamı budur. Millet, MHP’de ülkeye iktidar olacak bir vizyon görmemektedir. Gerek CHP gerekse MHP, yıpranmış ve denenmiş bir vizyonu temsil etmektedir. “Yeni” bir yön ve söylem geliştirememiştir. Read more…
Daha önce “Antalya’nın KAFİR gazetecilerinden” bahsetmiştik. Her ne olduysa, son bir iki gün içerisinde hırsızlık ve arsızlık çetesine destek olan “tarafsız” gazeteciler günah çıkarmaya başladılar. Bir kısmı, kendi zat-ı şahanelerinin bu süreçte ne kadar tarafsız olduklarını yazmaya başladılar. Aman ne edebiyat ! Gazetecilik etiğinden, mesleğin zorluğundan dem vurmalar… Otrurup ağlanası yazılar…
Firavun’u bilirsiniz… Hani, Kuran’da haddi aşmış bir zorba, bir mütekebbir olarak tanımlanan Firavun…
Kuran’daki “Firavun” bir kişinin ismi değil, ünvanıdır. Eh, bu ünvanın her devirde yakıştığı birileri illaki olmuştur. Yani, “Firavunlar ölmez!” sloganı gerçeğe bir hayli uygun bir slogandır.
Anlık öfkelerin koca koca insan topluluklarını bir çırpıda “kötü” ilan etmesi gibi kötülük var mıdır ? “En iyi Kürt, ölü Kürt’tür” , “Kürt’ten evliya, koyma avluya” diyenler, iyi işitin, iyi dinleyin.
Uzun yıllar önce Avusturya’ya göç etmiş, o zamandan beri gurbet elde yaşamış bir müvekkilim var. Geçtiğimiz yaz Türkiye’ye geldiğinde sohbetimiz sırasında bana Avusturya Devleti’nin insan sağlığına ne kadar dikkat ettiğini, şehirleşmenin, sosyal devlet olgusunun nasıl da güzel tanzim edildiğini vs. vs. anlattıktan sonra dedi ki; “Ali beyciğim, düşünebiliyor musun, bu insanlar bundan 50-60 sene önce önce Yahudileri diri diri yakmışlar, yakılmasına ses çıkarmamışlar. Şimdi bir trafik kazasında insan ölse gazetelerde manşet oluyor”
Demek ki, onların iyiliği veya kötülüğü “mutlak” bir kader değil, seçim ve tercihler meselesiymiş. Peki bizim algımızdaki “iyi” ve “kötü” de böyle midir ? Read more…
Yok yok, telaş etmeyin. Bu “kafir”, o “kafir” değil… Kimsenin dini, imanı ile işimiz yok. Bizim bahsettiğimiz “kafir”, Kuran’ın tanımladığı “kafir”dir. Kuran terminolojisinde “kafir”, dini inkar eden değil, gerçeğin üzerini örtendir. İşte bu yazının konusu da, Antalya’nın “gerçeğin üzerini örten” kafir gazetecileridir.
“Kim bunlar yahu?”
İsim yok, eylem var, ben söyleyeyim sen bir göz at…
Bir skandal ortaya çıktı. İrin küpü patladı. Hem ne skandal… Televizyon kapattıran, tehditler yağdıran, çok “duygusal” bir skandal…
Antalya kulisleri son 3-4 gündür bu skandalla çalkalanıyor. Her ne kadar 70 milyonun önünde “tanımıyorum” diyerek “babalar gibi satmış” olsa da, Menderes Türel’in yakın arkadaşı Serkan Tuzcu’nun hesap hareketleri hakkındaki skandal…
Hani şu, Büyükşehir Belediyesi’nin “gariban” işçisi, sözde “satın alma müdürü” Serkan Tuzcu…
Hesabında bir buçuk yılda 3,5 trilyonu iç eden Serkan Tuzcu…
Bu işin bir boyutu, öbür yanda ise evlere şenlik bir “telekulak” skandalı var…
Antalya’nın “AKP Ergenekonu” da diyebilirsiniz.
Şimdi konumuz bu skandal değil… Konumuz, Antalya’nın “görme ve işitme engelli” gazetecileri… “Kafir” gazeteciler…
Kim bunlar diye sormuştuk… Açın gazeteleri, internet sitelerini, kimin “neyi yazmadığına” bakın, iyi semirmiş bir “sürü” göreceksiniz. Ha… İşte onlardır, göremeyen, işitemeyen, gerçeğin üzerini örten kafir gazeteciler… Read more…
Tanrı Türk’ü korur mu? Korursa neden korur ? Ne kadar korur ? Ne zaman korur ? Kimi kimden korur Tanrı ? Yahut bir gün, “Küstüm, artık korumayacağım” der mi?
İyisimi biz avam vaziyeti bırakalım da, “Tanrı kimi korur ?” sorusuna bir cevap arayalım.
“Tanrı Türk’ü korusun” temennisini her ne zaman işitsem İbrahim peygamberin soyu için yaptığı dua aklıma gelir.
“Hani Rabb’i, İbrahim’i bazı kelimelerle imtihana çekmiş, o da onların hakkını vermişti de Rab şöyle demişti: “Seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim, “soyumdan birilerini de” deyince Allah: “Benim ahdime zalimler eremezler.” buyurdu.” Bakara,124
Bu ayet öyle bir ayet ki, sorusu da cevabı da içinde… Bakalım; Read more…
Çok severim bunları… Tosun mu tosundur. İri kıyım enselerini sevdikçe sevesin gelir. Çoğu kerhen bulunmuş, “teğet” geçmiştir hareketin içinden. Sonra, mal pazarında satılığa çıkmış, iyi paraya gitmiştir.
Sorun satılıp satılmadıkları yahut para edip etmedikleri değil. Sorun, ihanet ve ajitasyon şebekesi AKP’ye entegre olduktan sonra dönüp ülkücülere “eski ülkücü” , “ağır abi” modunda öğüt vermelerindedir.
Bunlardan yurdun her bir yerinde, şehirinde, merasında görebilirsiniz. Yaylımları geniştir. Milletin din istismarı ile bellenmiş tarlasında, en saf duygu filizlerinden beslenerek semirmiş bir sürünün içindedirler. Ha.. Onların o temiz duygularla da işi yoktur. Gözleri arpalıktadır.
Hep kaypak bakışlı, sinsi sinsi dolaştıklarından ve terketmekte hiç zorlanmadıkları camianın üyelerini de kendileri gibi gördüklerinden, yüzleri kızarmadan dönüp öğüt verirler: Read more…
“Tilkiler Vadisi”nden daha önce bahsetmiştik. “Toplumsal dönüşüm” operasyonunda tuhaf bir buluşma kurgulanmış. Bir yönüyle meşhur Çankaya buluşmasına atıf yapılmış olsa da, Tilkiler Vadisi aslında bazı açılardan “ön izleme” penceresi olduğu için sinyaller önemli…
Konu “sayın büyüğümüz” olunca, Samanyolu ekibi çok bozulmuş bu duruma. Verdiğim linkteki yorumları okursanız görürsünüz ki, cemaat mensupları bu işe çok bozulmuş. Çünkü Tilkiler Vadisi’nin narkozu bağışıklık yapmış, kesmiyor artık. Anlaşılan, “Tek Cemaat” isimli gündüz düşlerinin morfin etkisi daha bir güzel. Read more…
Türk Milliyetçilerinin “devletçilik” anlayışı ve “devlet” ten ne anladığı konusu artık ciddi olarak tartışılması gereken bir konu haline gelmiştir. Türk Milliyetçileri, ne kadar “devletçi” dir ve hangi devletin “devletçisi” dir ?
Esasen devletçilik olgusu, milliyetçiliğin zorunlu bir sonucudur. Milleti ve onun çıkarlarını en üstün ve öncelikli tutan bir görüşün, millete ait bir devleti savunmaması düşünülemez. Bu aşamada sorun, milletin devleti, milletin devleti olmaktan çıktığında veya milletin devleti, milletin savunucularını kendisine hasım edindiğinde ne yapılacağı, ne kadar ve hangi devletin devletçisi olunacağı sorunudur. Milliyetçi doktrin, böyle bir ihtimali öngörmemiş ve buna cevap hazırlamamıştır.
Devlet, 3 Mayıs 1944 olaylarında takındığı tavra benzer biçimde, 1980 yılında ihtilal ile demokrasi ve siyasal yaşama ara verdiğinde, kendi savunucularını da işkence ve eziyet sürecinden mahrum bırakmamış, Türk Milliyetçilerine en büyük darbeyi vurmuştur. Devlet, bu hareketi sırasında milletin kutsallarını, askeri kullanmış ve kutsala karşı çıkmayı tabu olarak gören Türk Milliyetçilerini hazırlıksız ve çaresiz yakalamıştır. Türk Milliyetçilerini, terörist olarak yargılamıştır. Sonradan ortaya çıkmıştır ki, ülkede terör ortamının gelişmesinde en büyük katkıyı yine aynı devletin bazı uzantıları yapmış, milletin kutsalı da bu terör ortamının kendisine darbe yapma ortamını oluşturacak seviyeye yükselmesine bilerek ve isteyerek seyirci kalmıştır. 1980 öncesinde, hükümetler, bazı illerde sıkıyönetim ilan edilmesini istediğinde asker, mevcut birlik dağılımı sebebiyle gücünün buna yetişmeyeceği gerekçesi ile talepleri reddetmiş ama aynı asker, 1980 de tüm yurtta, bir günde sıkıyönetim ilan edip olayları bıçakla keser gibi kesip atmıştır. Dönemin ABD yetkililerinin, “galiba bizim çocuklar işi başardı” diye tarif ettiği ABD çocukları, aynı gün ve sonrasında Türk Milliyetçilerine yönelmiştir. Read more…
“Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, AB hayaliyle avutulan, borsa ve bono piyasasına kote edilmiş, garip guraba, fakir fukara bir halk varmış…” diye başlar Pillî İrade’nin masalı…
“Demokrasi münafıkları”nın hezeyanı arşa yükseldi ! Hem öyle bir yükseliş ki, bunların demokrasi ve pillî irade “mülahaza”ları neredeyse batıyı bile kıskandıracak…
Yüce Allah, adamın ciğerini okuma adına neler neler öğretmiş… Sözlerin en güzelinde diyor ki;
“Onlar o kişilerdir ki eğer kendilerini yeryüzünde imkân ve güç sahibi yapsak salatı ikame ederler, zekâtı verirler, iyiliğe özendirirler, kötülükten sakındırırlar. Tüm iş ve oluşlar Allah’a varır.” (22/41)
Bir de bunların zıddı var;
“İş başına geçince de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah bozguncuları hiç sevmez.” (2/205)
Esas olan o ki; kişinin dediğine bakmayacaksın. Allah ona yeryüzünde tam bir iktidar mevkii, güç ve saltanat verse, o ne iş yapar ? Bu gün çığırıp durduğu şeylere değil, yaptıklarına ve yapacaklarına bak ! Read more…
Kuran, kula kulluğu kınadı kınamasına ama sonra gelenlerin yoğun gayretiyle din üzerinden “zihniyet köleliği” meşrulaştırıldı. Koyun sürüsüne döndürülen kitleler en acımasız vahşetlere bile sessiz kalmayı öğrendiler. Sürüden “biri” olmak hep güvenilir olmuştur.
Zihniyet köleliğinin modern ve “batılı” versiyonu olarak toplum mühendisliği icad edildi. Hoş, bir çok icad konusunda olduğu gibi bu türden bir icad karşısında da ancak taklit yeteneğine sahibiz.
Batı, “modern illüzyon” araçları ile sürüleri gütmeye devam ediyor. Bizim arızamız, doğrudan doğruya batı tarafından güdülmeyi “milliyetçi – muhafazakar” duygularımıza sindiremeyişimizdir. Batı bu “asi koyunluğa” bir çözüm olarak “içeriden” yönetme ve gütme modelini geliştirdi. Read more…
Son günlerde “şans” oyunlarının dindeki yeri tartışılmakta, kimi cenahça “dinen haram olduğu” , kimilerince de “bunun kumar olmadığı, kimsenin yuvasını batırmadığı, hatta toplanan paralarla ilgili idarenin okul vs. hayır işleri yaptığı” söylenmektedir.
Kanımca, bu meselenin en zararlı yönü insanların hayatı algılamasında “şans – tesadüf” gibi kavramlara inanmalarını pekiştirmesidir.
Kazananların çoğu, “şansım yaver gitti” diyecek, kaybedenlerin çoğu da “şansım yok” diyecektir.
Halbuki hayatta tesadüfe yer ve imkan tanımak Allah’ın alemler üzerindeki mutlak kontrolünü / gözeticiliğini inkar etmek demektir.
İşin nasıl gerçekleştiği hususundaki tartışma ayrı bir konu olmakla birlikte, Yunus’un kura meselesi de işin şansa değil, takdire bağlı olduğunu göstermektedir. Read more…
Her insanın hayatında, davranışlarında, söylediklerinde öne çıkan şeyler onun öncelikleridir. Kimi şeyler vardır, olsa da olur olmasa da… Ama bazı şeyler onun için olmazsa olmazlardır.
İnsanların önceliklerinin olması gibi Allah’ın da öncelikleri vardır. Allah’ın önceliklerini de ancak Kuran’dan öğrenebiliriz.
Kuran altıbin altıyüz küsur ayetinde neyden bahsediyor ? Neyi emredip, neyden sakındırıyor ? Hangi konuları üstüne basa basa vurguluyor yahut hangi konulara üzerinde fazlaca durmadan değinip geçiyor ?
Kuran öncelikler hususunda, ilginç veriler sunar. Mesela, Ashab-ı Kehf’in kaç kişi olduğu hususunda Yahudilerin giriştiği münakaşayı eleştirir. Bunu gaybı taşlamak olarak nitelendirir. Normalde bizlerin tarihi bir merak içerisinde öncelediğimiz şeylere hiç değinmez. Hz. İbrahim’le tartışmaya girişen kişinin adını vermez. Ama biz, Tevrat’tan, Hadislerden onu Nemrut diye tanırız. Bu hadiseyi anarken, anlatırken Nemrut adı ağzımızdan dökülür. Halbuki, onun kim olduğu çok önemli olsa idi elbette Allah onu ismiyle vasıflandırırdı. Read more…
Kim ne demiş ? Son yorumlar…